Neden İskender’in Defteri?

İyi kötü mutlu bir çocukluk geçirmiş akranlarımın çoğu gibi, ben de uzun yıllar kendimi başlangıçta sorgulamadan, neredeyse bilinçli olarak adını bile koymadan “Batı medeniyeti” diye andığımız manevi bir iklimin içine doğmuş buldum. Gerçi biz o medeniyetin kıyısında bir yerlerde duruyorduk, o medeniyetin tarif ettiği ufuk zaman zaman bize çok uzak görünebiliyordu, diğer yandan medeniyetin kendisinin barındırdığı sorunları, daha küçük yaşlarda idrak etmeye başlamıştık: mahallede top oynayabilmek için bizim topumuza ihtiyaç duyan, bisikletlerimize imrenerek bakan kapıcı çocukları; 1968’te daha 13 yaşındaydım ama radyodan dinlediğimiz Rus askerleri tarafından ele geçirilmekte olan Prag Radyosu’nun medenî dünyaya ümitsiz seslenişlerinin karşılıksız kaldığını hâlâ hatırlarım; “Kürt” kelimesini duymaya başlamamın sıklaşması ise birkaç yıl sonrasına rastlar; çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmanın taşıyıcısı, hatta motoru olarak Türkiye Cumhuriyeti tarafından sistematik olarak dışlandıkları iddialarını sindirecek araçlardan henüz yoksunken….

Müzisyen bir aileye doğmuştum. Çoğu Ankara Devlet Operası Orkestrası’nda, bir kısmı Senfoni’de çalarlardı. O yıllar arabesk tartışmasının da patlak verdiği yıllardı. Bizim takım, akranlarım ama özellikle annemin babamın arkadaşları, amcalar, teyzeler, tam anlamıyla ortasından çatladı. Bir kısmı, bu bayağılığın toptan yasaklanmasını, neredeyse işitilmesini dahi engellenmesini savunurken, benim, annemin babamın da içinde yer aldığı daha küçük bir çevre, burada kulak kabartılması gereken bir şey olduğunu öne sürüyordu.

İyi bir eğitim görüyorduk; Batı’nın kendi içinde ürettiği çelişkileri çözerek büyüdüğü, zenginleştiğini, özeleştirel dinamiklerini kendi içinde barındırdığını bilecek, öğrenecek kadar iyi… Dolayısıyla bütün bu “darbelere”, Batı’nın bir zamanlar pürüzsüz görünmüş olan yüzeyinde açılmış bütün bu çatlaklara karşın, bu medeniyetin hayatı değerlendirmenin, birlikte yaşamanın en iyi biçimini sunmakla kalmayıp çocukluk hayallerimize, masallara hayatta kısmen de olsa bir karşılık yaratabileceğimize güvenimizi koruyabildik.

Ama tam da bu yıllarda Batı’da, daha sonra “post-modern” diye anılacak kavram ve eleştiriler geliştirilmeye başlamıştı. Ciddiye alınması gereken birikime sahip düşünürler, bu krizin daha öncekilere benzemediğini, benim şimdiye kadar “medeniyet” diye andığım modernleşmenin vaatlerinin sonuna varıldığını, modernliğin kendi imkanlarını kullanarak bu krizi aşamayacağımızı iddia ediyorlardı. Medeniliği bir yerin yerlisi olmak olarak yorumlayan bu düşünürler, herkesin yersiz yurtsuzlaştığı günümüz dünyasında artık medeniyetin büyük alternatifine, barbarlığa (“göçebe düşünce”ye) kulak kabartılması gerektiğini iddia ediyorlardı. Müzikal düzeyde arabesk için yaptığımızı, bu kez bu düşünürler için yapmak, söylediklerini ciddiye almak, hakkını vermek gerekiyordu.

1979’da aralarında İranlıların hatırı sayılır bir yekûn tuttuğu kalabalık bir yabancı öğrenci topluluğu barındıran Kansas’taydım. Yalnızca biz değil, saygı duyduğumuz hocalarımızdan bazıları da öğrencilerin Şah rejimine karşı devrimci solcularla İslamcı mollaların iş birliği ile sürdürülen muhalefeti ilgiyle izliyor, öğrencilere gösterilerine, imza kampanyalarına katılarak elimizden geldiğince destek veriyorduk. (O sıralarda ben tam nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kendimi Avrupa Öğrenci Derneği başkanı seçilmiş bulmuştum.) O yaz Kaliforniya’ya geçtim; İran’daki yeni rejimin kuruluş sancılarını ve ardından Humeyni’nin devrimci solcuları “tasfiye etme” sürecini oradan izledim. O zamanki akademik/entelektüel kahramanlarımızdan Foucault’nun bu süreç içinde Humeyni’yi desteklemeye başlamasını da neredeyse aynı dehşetle izledik.

Benim için kantarın topuzunun asıl tartılması gerektiği yer burasıydı anlaşıldı. Her tekil durumda, Batı medeniyetini, onun imkân ve vaatlerinden vazgeçmeden, içerden eleştirmekle, saf değiştirmek, haydi
burada kullandığımız terminolojiyle söyleyeyim, barbarların safına geçmek arasındaki bazen çok ince çizgiyi doğru tutturabilmek.

Türkiye’ye bu kafa karışıklığı ile döndüm. 4-5 yıl, bu konudaki kendi yeteneksizliğimin duvarına toslayana kadar (80’lerin ortasında artık çoktan demode hale gelmiş radikal sol) politika içinde çalıştım. Yazarlık, yayıncılık işlerinde çalıştım; kendim kitap yazmaktansa, ansiklopedilerde çalıştım, dergiler çıkardım. Siyasette olduğu gibi, yayıncılıkta da yapıp ettiklerimi “diyalog” fikri etrafında örgütlemeye çalışıyordum. Ya da daha derin bir söyleyişle: Fransız Devrimi’nin genellikle ıskalanan ülküsü “kardeşlik”in, kendi hayatımın sınırlı çerçevesi içinde olsun, nasıl bir toplumsal karşılık bulabileceğini araştırmaya çalışıyordum.

40 yaşıma vardığımda pilim tükenmiş, içine doğduğum ve gençliğimden beri araçlarıyla çalıştığım hayat tarzının “medeniyet” diye adlandırılabileceğine bile dair inancım kararmış; Batı’nın, kendi kurumlarını onarmasının en önemli iki aracı olarak görülen bilim ve politikanın kavramsal dillerinin, eylem planlarının, kendilerinden bekleneni veremediklerine, veremeyeceklerine ikna olmuştum.
“Ruhun karanlık gecesi” diye de tarif edilebilecek bir dönem benim için böyle başladı.

“Yapabilen yapar, yapamayan öğretir” diye bir laf vardır. “Değeri nedir?” sorusuna kavramsal bir cevap veremesem de adını koyamadığım bu değeri sorgulayamayacağım bir alana çekildim; başta müzikten başlayarak, sanat tarihi dersleri verdim; radyo programları yapmaya başladım.

Ama en önemli şeyi atlaya gelerek yazıyorum. Bizim müzisyen ailenin, müzisyen olamayan evlatlarına sunduğu ikinci bir seçenek, bir yan yol varmış: Ruh sağlığı üzerinde çalışmak, psikolog ya da psikiyatr olmak.

Amerika’ya giderken, akademisyen olmak bana bir “kader” gibi gözüküyordu (“yapamayan öğretir”). İlk kez orada bir devlet hastanesinin, suçlu çocuklar koğuşunda vasıfsız bir sağlık memuru olarak çalışmaya başladığımda, başka bir iş de yapabileceğimi, başka bir işe yarayabileceğimi idrak ettim. Ama daha da önemlisi, dinlemenin, görmenin, bütün akıl yürütmelerden, inanç ve ön kabullerden olabildiğince bağımsız olarak algılamanın, dikkatinizi bir başkasının duygu, düşünce ve gövdesinin salınımlarına teslim etmenin, ne kadar büyük bir erdem, karşınızdakine yapılmış ne kadar büyük bir iyilik, bir şifa kaynağı olabileceğini ilk kez orada idrak ettim. Bilim ve siyasetin kavramsal dilini bir hüsran içinde terk ettiğimde, estetiğe bu kadar kolay geçebilmemi sanırım aile tarihime olduğu kadar bu suçlu çocuklar sayesinde edindiğim bu anlayışa borçluyum.

Son bir şey daha: Foucault’nun bizde (bende) yarattığı hayal kırıklığı, ondan öğrendiklerimin derinliğiyle doğru orantılıydı. Ondan, ruhsal sorunları, medeniyetin dayattığı disiplin karşısında gönüllü ya da gönülsüz bir protesto, bir alternatif arayışı olarak da okumayı öğrenmiştik. Bu zemin
sayesindedir ki, medeniyet ve alternatifleri üzerine sürdürdüğü amatör okuma ve derslerle, psikoterapi odasındaki faaliyetimi aynı anlama gayretinin iki ayrı veçhesi olarak sürdürebildim.

Aşağı yukarı bu kadar… 40’lı yaşlarımın başında bütün bu donanıma karşın, kendimi müflis hissettiğimi söylemiştim. “Ruhun karanlık gecesi” diye de tarif ettiğim bu iklimden beni yavaş yavaş önce bir evlilik, sonra da öğrencilerimin, özellikle de kendileri de meslekten olan öğrencilerimin ilgi ve gayretleri çıkardı. Bundan yedi yıl önce onlarla birlikte, bir yandan içgörüyü hedefleyen psikanalitik psikoterapi ile yeni ifade biçimleri kazanmayı hedefleyen ifadeci sanat terapilerini kaynaştırırken,
diğer yandan da bu kültürün kendi geçmişiyle ilgili çözemediği sorunlarına daha oyuncu bir yaklaşım getiren Dalgın Sular başlıklı sürekli kabuk değiştiren bir projeye giriştik. Bundan önümüzdeki yazılarda
sık sık bahsetme, hatta ürünlerini paylaşma fırsatını bulacağım. Bunun dışında, buraya kadar yazdıklarım, burada her hafta hangi konularda yazılar bulacağınız hakkında biraz olsun bir fikir vermiştir. Yine de, şu ara üzerinde çalıştığım(ız) konu başlıklarından bazılarını saymak, İskender’in
Defteri’ni umarım size daha cazip hale getirir.

Nisan, 2018

İskender Savaşır